Sayfalar

Follow by Email

29 Ocak 2016 Cuma

İşini Bilen Dönercim

Erken uyandım. Uyanmam gerekiyordu, çünkü ilaç saatimi kaçırmak üzereydim. Öncesinde de bir şeyler yemeliydim. Tüm bunları düşününce on dakika daha fazla uyuyamadım. Sözde, ağzıma hemen bir iki lokma atıp, ilaçları alıp tekrar uykuya dönecektim. Olmadı, uyandım. Hiç olmaz zaten. Bugün yapılacak daha önemli bir işim olmadığından sürekli ertelediğim bir işim için kaymakamlığa doğru yola çıktım. Sonra, işimin kaymakamlıkta çözülemeyeceğini, sgk'ya gitmem gerektiğini, oraya da erken saatte gitmem gerektiğini, aksi taktirde çok sıra bekleyeceğimi öğrenerek çıktım. Canım sıkıldı, bugün hallolsun istemiştim.


Sonra sırasıyla sinemaya gitmeyi, bir yerde kahve içip kitap okumayı, arkadaşımı ziyaret etmeyi düşündüm. Hiç birisini yapmadım, yani yapamadım. Arkadaşım yeni açtığı dükkanın işleri için Bodrum'a kadar gitmiş, telefon ettim de öğrendim. Sinemanın önüne kadar geldim de giremedim. Sıra vardı, hemen vazgeçtim filme girmekten. Sanırım filmin başlamasına bir buçuk saat kadar vardı. Son olarak bir yere oturdum ama hiç kitap okumak istemedi canım. Zaten gittiğim yer de bir dönerciydi. Orada kitap okusam bana gülerlerdi. Beni itip kakar, yerden yere vururlardı belki de. Her şeyin bir yeri vardır dostlarım, ben bunların farkındayım. Kitap okuyacağın zaman Starbucks'a gitmeli insan. Sakın bir art niyet aramayın bu sözlerimde, cidden tamamen aynısını yapıyorum. Ki ben de yapıyorum diye eleştiremem diye bir durum da yok. Hep birlikte değişelim! Eh! Bu da belki umurunuzda değildir. En iyisi ben değişeyim dostlarım, zaten şurada kime zarar verebilir bu değişim. Hadi verdi diyelim, en fazla beş kişiyi aşmaz, onlar da kendi salaklıklarına yansın. Neyse ne diyordum, günüm nasıl geçiyordu. Aslında tam olarak günümü anlatmak istiyordum, o yüzden bu son yazdıklarım da 'gün' ün içerisindeyse, kim diyebilir ki bu sözler anlatım bozukluğu teşkil ediyor diye.

Ne diyorduk, beni bu ilaçlar mahvetti. Kabul ediyorum biraz budalalaştım. Çabuk sinirlenir oldum ama bu ilaçlardan değil de, ilaçları kullandığım için insanların bana daha fazla hoşgörülü olacağını düşündüğümden ve gerektiğinde beni daha önce hiç olmadığı kadar alttan alabilecek olmalarından. Aslında ilaçlar yüzündenmiş. Hay Allah kahretsin, bir kere de yüzeysel bak be adam!

Yine de şu güne bakıp yaptığım en güzel şeyin, o pilav üstü et döneri mideye indirdiğin zamanın olması, ayrı bir şeyi daha anlatmıyor mu bize! Yani sadece bana (Aslında kendi kendime konuşuyorum ve hikayedeki bazı tutarsızlıkları hemen aklımda dolduruyorum. Ki belki siz o tutarsızlıkları hiç umursamadınız bile. Hani siz yoktunuz! Olsanız bile böyle düşünürdünüz. Olsanız ve böyle düşünmeseniz bile hiçbir zaman olduğunuza inanmayacağım gibi geliyor.) ! Dönerci işini biliyor!

23 Temmuz 2013 Salı

Acıma duygusu


Acıma, modernizmle beslenen ve günümüzde insanları manipule etme aracı olarak kullanılan bir duygudur. Önceleri bu duygu, insanları yardımlaşmaya, çevresine ve kendinden yoksul durumdakilere yardım etmeye yarayan bir araçtı. Fakat günümüzde yoksul insanların bazılarının uyanıklaşması, köşe kapmaya çalışmasından, bu güzel huy yerini ahmaklığa bırakmıştır. Acıma duygusu olan insan, keriz sıfatıyla eş değer bir hale getirilmiştir. Bu durumu ortaya çıkaran bazı uyanık yoksullardır. Ki bunlar, asıl yoksullardan ayrılmışlar ve köşelerini kapmaya muvaffak olmuşlardır da. Asıl yoksullar da acınma duygusunu beklemektedirler.

Bu insanların yaptıklarının doğru ve yanlış olduklarını söylemiyorum. Burada amacım, olanı olabildiğince gözler önüne sermek. İnsanların acıma duygusuna ihtiyaç duyması benim için asıl suçlanacak noktadır. İnsan neden acınmak ister? Ekonomik yetersizliği onu bu duyguya muhtaç etmektedir. Varsıllılarının verdiği ile yaşama bağlanmak zorundadırlar. Bu ekonomik çıkmaz, varsıllıların gerçekten acıma duygusu ile dolmasından mütevellit bir sonuca varmıştır. O da şöyle ki, varsıllı olan insan, eğitimine para harcayabilir. Eğitimi de onu duyarlı bir insan yapmaya iter. Böylelikle, onunla aynı olmayan insanlara, hayvanlara ve bitkilere daha duyarlı olur. Acıma duygusu gelişmiştir. Yardım etmek için gönüllüdür. Evine alıp bir tas çorba ikram etmekten kaçınsa da, en azından parasını verip vicdani rahatlığına ulaşır. Bu şekilde aç olanlar da doymuş olur. Sistem yine kendi karmaşasında yolunu bulmuş olur. Her şeyi kendi haline bırakınca harika bir yürütme sisteminin oluştuğunu savunanlar, burada da harika bir döngünün ortaya çıktığını söyleyebilirler Teknik olarak söyleyecekleri de doğrudur. Benim de savunamayacağım nokta ise, tam olarak birbirine muhtaç olma durumudur. Yoksul varsıllıya muhtaçtır. Ama sanılmasın ki, varsıllı da yoksula muhtaç değildir. Aldığı eğitimlerinin tümü, yoksulu da anlaması üzerinedir. Eğer yoksul olmaz ise, aldığı eğitimin hiçbir değeri kalmayacaktır. ( Buradaki eğitimden kasıt, fizik, kimya ve herhangi bir dersteki öğretiler değil, okul eğitimi boyunca, alt metinlerde alınan, insan sevgisi, anlayış vs gibi eğitimlerdir)
Benim suçlayışım kişi ve kurumlara değildir. Aslında bir suçlayış da yok, sadece işleyiş var. Benim de yegane amacım, bu işleyişi olduğu gibi yansıtmak.

Peki, başka bir sistemde olsa acıma duygusu nasıl gelişirdi? Acıma, her türlü eğitimle meydana geldiğinden, her sistemde yerini bulacaktır. Şeklinde bir takım değişikliklerin olması pek ala mümkün. Veyahut bırakın sistemi, daha güçlü ekonomisi olan ülkelerde bile değişiklik gösterecektir. Sistemle olan değişikliğinden daha az da olsa, gözle görünür bir değişiklik var olacaktır. Sonuçta sistemde, yoksula olan anlayış yüklenmektedir. Ekonomisi iyi olan ülkede, yoksul sayısı az olacak ama anlayış yine yüksek derecede olacaktır. Hatta anlayışlıların bu kadar çok olduğu bir ülkede, neden yoksulların bulunduğu ise büyük bir sorunsaldır. Bunun nedeni, yoksulların cahil bulunması ve hakir görülmesi de olabilir. Aslında acıma duygusu içinde, cahiliye de vardır. Cahil ve yoksul insan tercih edilir ve ona acınılır. Yine söylüyorum, varsıllı insanlara bir suç yüklemiyorum. Onlar bu durumda, yoksul gördüğünde acıyan bir robot konumundadır ve hissettiklerinden hiçbirinin farkında değildir.

30 Mayıs 2013 Perşembe

Hasta Adamın Güncesi

Güzel günlerin şafağında, yani hepimiz uyurken, bazen uyandığım olur. Kalkarım, yatağımda doğrulurum. O saat aklım pek yerinde çalışır... Dünya'nın en hazır cevaplarına, bilgi yoksunu ama konuşmaya cesaretli, cahil insanlara cevap verirken bulurum kendimi. O gün veya daha evvelindeki sohbetlerimizi kafamda tekrar tekrar yaşarım ve o gün veremediğim, sırf hazır cevap olmadığım için benden daha zeki gözükmesine izin verdiğim cevaplarımı değiştiririm. Bu konuda hayıflanırım dostlarım. Evet, o saatlerde aklıma hep bunlar karışır. Siz sevgililerinizin güzel koyunlarını düşlerken, ben bunlara kafa patlatırım. Hastalıklı beynimi rahatlatmaya çalışırım.

Bu baylar, kendi nezlinde ve özellikle çevresinde çok akıllı adam muamelesi görürler. Sözleri geçer. Her işi yapabilen, atik adamlardır. Şöyle diyeyim, bu yarım akıllıların yapamayacağı bir beden işi yoktur. Ama dostlarım, bunları okumamış insan olarak görmeyin. Bunlar onlardan daha tehlikeli, yarı cahillerdir. Bunlar, sizle aynı iş yerinde de çalışıyor olabilirler. Hatta patronunuz bile olabilir günün birinde. Dolayısıyla bu yarı cahillerin, size emir veren bir yerde olması, canınızı sıkar ve sizi aşağılık bir hayvan gibi gösterebilir.

Bu adamları yaratan cahiliye değildir sevgili dostlarım. Bu adamları yaratan, kurumlardır, okullardır. Yarı eğitimini verdiren her türlü hükümet, benim gözümde suçludur. Ama tabii kaynaklar da bu adamın kişiliğini ortaya çıkaramaz mı? Yani şöyleki, onunla aynı eğitimi almış bir kişi, neden onun yaptığını yapmaz? Hayır dostlarım, şu an vazgeçtim, bu adam sırf bu adam olduğu için suçludur. Ama ben kimim ki, doğal bir yasayı yargılayacak güçte olayım. Bu adam doğa içinde var oldu. Doğanın doğrusu ve yanlışı olmadığı için, bu adama saygı duymak gerekir. Tıpkı doğaya saygı duyan her bilinçli adam gibi... Ama bizim gibi olmayan bilinçsiz insanlar, bu adamlarla çatışırlar. Çünkü bilinçsiz insanların doğaya saygısı yoktur. Doğal olan da onunla çatışır. Bu da yanlış esasen. Doğaya saygısız olan da doğanın bir ürünü değil midir. Yersiz bir sav ileri sürdüğüm için beni bağışlayın aziz dostlarım. Ne yapalım, hastalıklı bir adam olduğumu söyledim size. Hem hastalıklı da değilim esasen, hastalıklı olmayla övünmek isteyen biriyim.

Hasta olmayla keyif alabilen bir insanım. Çokça, elim kolum sargılı okula gittiğim, bazen sokaklarda topallayarak yürüdüğüm oldu sevgili dostlarım. Bunu niçin yaptığımı soracak olursanız (hatta bazılarınız hasta insanların halinden anlamak için yaptığımı bile düşünebilir), sadece keyif aldığım için yaptım. İnsanların bana bakıp, iyiki ben öyle değilim düşüncesindeki bakışlarını sezmek için yaptım. Bundan sinsice bir zevk duyardım. İnsanları kandırdığımı, onlardan daha zeki olduğumu, yine kendime ispatlardım. Bu da size aptalca gelebilir dostlarım, ne yapalım ben de böyle biriyim işte. Nedendir bilinmez, çevremdeki insanlardan hep daha zeki olduğumu düşünürüm. Bu da onun gibi aptalca bir sav işte. Yoksa öss puanım bu kadar düşük olmazdı değil mi? -Kah Kah Kah!

Yahu o değilde, şimdi okuyunca güzel günlerin şafağı ile başlayan cümlemi neden kurduğumu düşündüm. Taktir edersiniz umarım yazıma başlamadan önce, süslü cümleler kurup sizin gönlünüzü çalmak istedim. Şimdi bunu yaptığım için çok utanıyorum. Ama yine de silmeyeceğim işte, kalacak öyle. Anlam bütünlüğünü bozan paragraf sorusu gibi orada belirecek. Her şey kurallı mı olur, bazı kuralları da kendimiz koyalım. Hem burada tanrıcılık oynadığımı söyleyeceğim, hem de saçmalamayacağım. Bak sen!

28 Mayıs 2013 Salı

Bazen Saçmalarım


Oturmuş bilgisayarın karşısına ne yazmalı diye düşünürken, ulan hiç yazabileceğim bir konu yok mu diye, şöyle bir efkarlandım, içlendim dostlarım. Ekşisözlük'tü, wikipedia'ydı şöyle bir dolandım, belki ilham milham verirde, bir iki şey karalarım diye ama nafile. Yok anacım bize konu monu yok. Konusuzluk konum olacak bugün, ne yapalım. Siz de ilk cümleyi okuyuverin, kapatın sayfayı.

Haydi hep beraber bir şeyler uyduralım. Bir şeyler hayal edelim, neyin mükemmel olmasını isterseniz onu yazalım. Ve mükemmel olduğunu görelim. İşte burada eğilip bükülen, keyfimize göre kılık değiştiren kelimeler var. İsterseniz burada atı bile konuşturabilirsiniz. Hatta sırf çocukları değil de, yetişkinleri bile inandırabilirsiniz atın konuştuğuna. Ne var ki, at konuşuyor işte diyebilirler. Bunu çok bayağı bir şey olarak bile görebilirler. Ki, konuşan horoz ve köpek videolarını youtube'da da bolca da bulabiliriz. Tabi o yazınsal değil, bir kanıtı var, gözümüzle görüp, kulağımızla duyarız diyeceğinizi biliyorum dostlarım. Onlar da yazılmış eserlerin yansımalarıdır. Eğer bizi bir köpeğin konuşabileceğine inandırmasalardı, o videoyu izledikten sonra da inanmazdık. Annesinden ayrı kalmış veya çiftleşme zamanı gelmiş gibi varsayımlarda bulunurduk. Hemen aklımıza en imkansızını getirmezdik. "Aa Köpek konuşuyor, baksana Necmi" gibi diyaloglar da yaşanmazdı sanırım. Hatta o video,o kadar fazla da izlenmezdi. Şimdi aklıma, bu konuşma işgüzarlığını videoyu ekleyen zat-ın da yapabileceği fikriyatı geldi. Neyse, amacım onu eleştirmek değildi. O yüzden, o olasılığı es geçeceğim. Fakat yine de bahsettim, bu da fikriniz olsun diye, dipnot türevi bir açıklama olarak bir köşede dursun.

Ne diyorduk. Hah! Mükemmeliyet. İşte dostlarım, mükemmeliyet bu satırların arasında. Fakat sırf bu satırlarda mükemmeliyeti ararsanız, yine bulamayacaksınz. Bu kelimelerin anlattığı mükemmel bir dünyadır. Ama şu an yazmakta olduğumuz, kusurlu olabilir. Bir hata yaparım, oldu bitti. İşte mükemmeliyeti sonra erdi diye gülmeyin dostlarım. Ardında arayın, sizden tek ricam budur. Başka da ne ricam olacak ki, sırtımı sıvazlamanız veyahut çayımı demlemenizi mi isteyeceğim. Kah-Kah-Kah!

Neyse ne diyorduk bak gene unuttum. Hah! Mükemmeliyet. Yahu ne aradım durdum da, şu yazı yazdığımdan beri "neden yazı yazıyorum" un cevabını bulamadım. Sonra dedim ki, mükemmeliyet olmasın sakın. Evet dostlarım, ben de burada, üç beş satırı bir araya getirerek, Roma çok tanrıcılığı oyunu oynuyorum. Ne yaparsınız, bu da benim eğlence kutum. Günde bir kaç defa açarım, çalarım, oynarım da bazen, keyfime göre.

Haydi bakalım, bu yazıyı burada bitirmeye karar verdim. Keyfime kısa bir ara vereceğim.

19 Mayıs 2013 Pazar

Kısa bir Not


Aklıma bir şey gelmiyor, çıldırmak üzereyim. Zorunda olduğum için saçma sapan şeyler yazmak zorunda kalıyorum. Üstüne üstlük bunu gayet edebi bir şekilde yapmaya çalışıyorum. Biraz sıkıcılık katıyor sanırım. Ne yapalım, bu da öyle gayet sıkıcı, okunmaya bile değmeyecek bir yazı olsun. Zaten kimi kandırıyorum ki, basit aşk hikayelerinden başka dikkat çekici bir şey yoktur dünyada. Üstüne üstlük ben kimim ki, aynı hiyerarşide bulunduğum insanlara akıl dağıtacağım. Onların akıl alacakları saçma kanunları, televizyonları ve bilgisayarları var. Ben ise, kendime bile ait olmayan bir metrekare içerisinde yazılarını yazmaya çalışan sağduyulu bir insanım.

Neyse dostlarım, bırakalım sıkıcı konuları. Kendimi aşağılarken bir yandan da yükseltmemi mazur görün. Çünkü insanlar da, aslında aşağılık yaratıklar olduklarını bildikleri halde, kendini hep yüksekte görmezler mi. Bütün bu aşağılıklarımızı sakladığımız güzel kaplar içinde, kendimizi çevremize sunmaz mıyız. Yaptığımız kötü işleri, kendimize yakıştıramadığımız için saklamaz mıyız. Kimi zamanda bunları, gerçek benliğimize ulaşmak için yaparız. Kendimiz olmaktan başka ne yaparız ki. Ama bunu da dışarıdan saklarız. Kendimizi de kendimizden başkası görmez. Biraz da bağırdığımız insanlar, aşağılıklarımızın bir kısmını görür. Ama ne kadar da derine baksalar da, bir kısmını ancak görebilirler. Çünkü dostlarım, ruh bilimi o kadar derin ve kendi kendini koruyan, harika bir rol yeteneğine sahiptir ki, en iyi dostlarınız, anneniz ve hatta karınız bile onu boylu boyunca göremez. Bir gün, kendinizi arkadan bıçaklanmış olarak görmeniz, sizi hiç şaşırtmasın sevgili dostlarım. Bunlar gayet sıradan ve mümkünatı olan durumlardır.

Haydi burada bitiriyorum, kısa kesmekte yarar var.

15 Mayıs 2013 Çarşamba

Sami ve Göbek


Hikayemizin baş kişisi, Sami adında, ince yapılı, göbekli ve zeki bir adam. Kaşları kalın, saçları siyah, gözleri kop koyu. Sabah ezanıyla dışarı çıkar, boş boş sokaklarda gezinip durur. Merak ederseniz, namaz da kılmaz. Ezan onun için bir çalar saatten farksızdır. Duyar duymaz, yatağından kalkar, yüzüne biraz su çarpar, üstüne eşofmanlarını giyer ve çıkar. Şimdi, soracak olursanız, bu kadar yürüyen bir adam nasıl olurda göbekli olur, diye. Olur efendim, gayet de eritemediği bir göbeği vardır Sami'nin. 

Sami'nin dış görüntüsüne olan takıntısı günden güne ilerlemektedir. O da sizin gibi, göbeğini dert edinmiştir. Fakat bir yandan da savunduğu ideolojiye ters geldiğini düşünmektedir. Ne alakası var, göbekle ideolojinin diye soran gözlerle okuduğunuzu görür gibiyim. İzin verin açıklayayım dostlarım;

Efendim, kati surette savunduğumuz, bazen at gözlükleriyle saplandığımız ideolojileri, farkında olmadan çiğnemekteyizdir. (Aslında bu saplanmaya çalıştığımızdır, çünkü gerçekten bir fikre saplanmış olsak göbeğimizi dert edinmezdik.) Bir Arap şeyhinin, bir kralın veya başbakanın göbek ile herhangi bir sorunu yoktur. Onlar hayattan istediklerini zeka ile, siyasi yakınlıklarıyla veya ailevi varlıklarıyla edinebilirler. Her şeyi olan adam, bu sistem içerisinde mükemmel bir insandır. Erişilmek istenen noktadır. O adam için göbekli olmak bir şey ifade etmez. Varsın olsun, yine alacaktır alacağını.

Fakat sizin ve benim gibi, orta direk ve aşağısı insanların hayatta arzuladıkları zevkler vardır. Olması gerekeni bildiğimizden, ona ulaşmaya çalışırız. O yüzden kendimizi, arzuladığımız şeye beğendirmek isteriz. İdeal insan olmaya çaba gösteririz.

Fakat gelin görün ki, Sami ideolojik bakımdan dış görünüşün aldatıcı bir unsur olduğunu düşünen, eşitliğe yatkın bir adamdı. Fakat onun göbeğini umursaması ideolojisiyle tamamen zıtlaşmaktaydı. Şu açıdan da bakarsak, zaten eşit olmayan bir duruma eşitlik getirmek için de göbeğini eritmeyi düşlüyor olabilirdi.

Şu an vazgeçtim. Tamamıyla bu fikirden vazgeçmiş değilim. Kralların da göbeğini umursadığını düşünüyorum. Çünkü çoğu insan kendi sosyal tabakasındaki insanları etkilemeye çalışır. Alt tabakayı etkileme gibi bir dertleri yoktur. Orta tabakanın da, kendi grubunu ve üst grubunu da etkilemeye çalışmasını söylemeye gerek yok sanırım. En alt kesim de, keza tüm örneklerde olduğu gibi tüm hiyerarşiyi etkileme çabasına girişmiştir.

Neyse, konudan bir kitap dolusu fikir üretilebileceğini kanıtladım sanıyorum. Sonuç olarak, göbeği eritmek, göbekten nefret etmek tamamıyla hakim olan, halkın maruz kaldığı ideolojiyle alakalıdır. Eğer Sami'yi merak ettiyseniz, söyleyeyim. Sami !

Sami !

Sami !

4 Nisan 2013 Perşembe

Akşamdan sonra Sabahtan önce


Gazetede yazmış, ölüm hiç beklemediği bir anda geldi, diye. Hangi ölüm beklerken gelir, hangisi tam beklediğiniz anda olur, bilemedim. Sevdiği hayatı terk etmek ve gitmek. Sadece sevmek değil, nefret etsen de gidemezsin, saplansan da gidemezsin bu hayattan imkanın olsa. O yüzden tanrıyı yarattın ve dedin ki, bir şekilde devam edecek hayatım, yitip gitmeyeceğim bu hayattan. Yok olmayacağım dedin. Ve yarattın tanrıyı. Öylesine mükemmel yarattın ki, olmadığını bile kabul edemedin. Çok korktun onun mükemmeliğinden. Yitip gitmekten, yok olmaktan.

Sanatla ilgilendin, yazdın, çizdin, bağırdın, kükredin. Hepsi ne içindi ? Hepsi insanlara bilinç aşılamak, geliştirmek, anlam kazandırmak için mi ? Hayır dostum, hepsi kendin içindi. Kendi varoluşunu kanıtlama, hatırlatmak içindi. Yoksa sanatmış, falanmış filanmış hiç umrunda değil. Sadece var olmak amacın. Aşık olmak değil, aşık etmek amacın. Aşık et ki, kavrulsun senin için ve hiç unutamasın. Sen ölünce de yaşatsın seni. 
Zevk-i sefaya dalarken bunun çoğunun zarar olduğunu sezdik ve zevki sefanın sırf 'hayat' olamayacağını bilecek kadar zeki idik. Neden sevdiklerinle bir araya gelip eğlenmeye çalışırsın ki, neden acı çekmek, üzülmek istemezsin? Bunlarda hayatın içinden ve kaçındığımız onlarca şeylerden bir tanesi. Fakat, üzülmenin sevincini bulamamış ahmaklar, hala elde edemediği mutluluklar için üzülmekte, dert yanmaktadırlar.

Neyse burada bitiriyorum. Ölümüme 10 dakika daha yaklaştım, acaba ölmeden önceki son 10 dakikam nasıl olacak, belki de önümüzdeki 10 dakika. Bu belirsizlik, neden bilemiyorum. Eğer 10 dakika sonra kendimi öldürürsem gerçekten bileceğim.