Sayfalar

Follow by Email

30 Aralık 2011 Cuma

Bir yaşayana sor

Bilmediğimiz yerleri, yönleri, sayıları, yazıları, doğruları ve yanlışları hep bir bilene sorduk hayatımız boyunca. Onlarda bilgilerinden yola çıkarak cevapladılar bazılarını ve sustular bazılarında. Ama ne var ki, sorulanlar azalmadı da arttı ve cevaplar o kadar farklılaştı ki, aranılan cevap hangisidir, kimse bilemedi.

Bazıları yaşamadan romancı oluverdiler ve sormadılar yaşayanlara. Sadece hayal etmekle yetindiler. Ki hayal etmek, sizi eşsiz dünyalara vardırır, gerçeğin üzerinde bir noktaya çıkarır. (Ama gerçek değildir, hayalin gerçekleşirse hayal olmaktan da çıkar pek tabi. Salt gerçeklik kalır elinde)  Fakat sormadılar yaşayanlara ve hayal etmekle yetindiler. Hayalleri hayaller aldı ve olmayan dünyada, olmayan romantizmin içinde boğulup durdular ve kendilerinin sonsuz bir yalnızlığın eseri olduğunu düşündüler. Aksine sonsuz bir yalnızlık değildi onlarınki, sadece sonsuz bir yalnızlığa özenme biçimiydi. Ki bu da, sonsuz yalnızlığın ne demek olduğu hakkında en ufak bir fikirlerinin bile olmadığı anlamına gelir. 

Kendini yalnızlaştırma ve sonrasında iyi bir romancı, hikayeci olma isteği ayrı bir romantizmi gerektirir. Bu ayrı tadı anlatmak, düz giden yolunu uzatmak ve değişik yönlerden yolu bulmaya çalışmak şeklinde açıklanabilir. Çünkü, her gün karşılaşacağın manzaranın yerine, yeni bir şey görmen kimbilir seni belki heyecanlandırabilir. Ki bu heyecan da senin, ne kadar can sıkıcı bir hayatının olduğunun da göstergesidir. 

17 Aralık 2011 Cumartesi

Şiddetle puana ihtiyacı olan düşme hattındaki takım

    Bu yazı saçmasapan gerçekleri iletir. Ve şiddetli hasara yol açabileceği gibi, şiddetli baş ağrısı, şiddetli karın ağrısı ve şiddetli baş dönmesi de yapabilir. Belki de hiç bir şey yapmaz.
    Karın bölgesinde oluşan yağlarını aldırmak için doktora giden adamlar biliyoruz evet aramızdalar onlar. Ve küfür edip, aşağılanmayı bekliyorlar. Onları geçelim. Parasını bankamatikten çekemeyip vezneden çekmeye çalışan yaşlı teyzeler biliyorum ve cahil diye alay edildiklerini de duydum. Ne gariptir ki, insandan her şeyi bilmesi beklenir. Tabi bu bekleyenin yetersizliği, karşısındaki insanı kendisinden daha iyi ve daha güçlü görmek istemesinden midir nedir Allah aşkına? Aslında cahile cahil demek de hiçbir sakınca görmem. Cahilse, o cahildir. Su götürmez bir gerçeği neden ondan saklayayım ki? Fakat gelin görün ki, benim küçük aptal insanlarım (ki burda kastettiklerimin kesinlikle siz, okuyucularım değilsiniz), cahil olduğu gerçeğini tek bir şey ile açıklayabilirsiniz; evet duyar gibiyim; kanıt... Peşin hükmün altındaki kanıtı göremedim benim küçük, güzel ve aptal insanım. Karşına çıkıp, yüzüne gerçekleri haykırmak isterdi şu deli olmayan gönlüm (haykırsam deli gönlüm diyecektim) ama ne çare ki, o zaman aptal olarak nitelenen kişi ben olurdum ve bir de yetmiyormuş gibi kaba bir ırz düşmanı da oluverirdim. Lan bu kadar mı önemsiyorum kişiliğimi, saygınlığımı? Kibarlık budalalığı değildir de nedir? Kibarlık, 'siz' şeklinde hitap etmediğim için beni sözlükten atan insanın yaptığı mıdır? Hiç tanımadığı, görmediği bir insandan, bana lütfen 'siz' diye hitap edin, gibi garip bir isteği olabilen insan mıdır, kibar?. Bilmiyorum, insanlar hakikaten aptal. Üstelik kendiyle de çelişiyor aptal, büyük bir kabalık yapıp beni sözlükten kovabiliyor. Kabalığın daniskası, pek alası. Neyse o soysuz köpekten daha fazla söz etmek istemiyorum. Kan beynime sıçrıyor, damarlarım maviye dönüyor, kalbim kan sıçıyor. Uff amma saçmalıyorum, saçmalarken yanımda mutluluğu da götürüyorum. Sana acı, keder yanına bir de bir şey bırakıyordum ama şimdi unuttumm. Merak edenler, Doğuş'un gamsız şarkısını dinleyebilir, unuttuğum bölümü bana hatırlatabilirler.

   Neyse her çirkin şeyin de sonu vardır diyorum ve bitiriyorum. Bu son paragrafı da sırf, giriş-gelişme-sonuç üçlüsü tamamlansın diye yazıyorum. Başka bir amacı yok. Haydi yittim ben.

12 Aralık 2011 Pazartesi

Romantizm mi demeli?

Uzun zamandır kitap okumuyor, kendimi bilgisayar oyunlarına ve baş döndürücü sex videolarına kaptırırken buluyorum. Ve ekranın karşısında geçirdiğim onca saat, başımın dönmesine neden oluyor ve hafif bir sızının yanında ölecekmişim hissi de uyandırıyor.


Neyse vakit kaybetmeden bugünkü konuma döneyim. Bugün, tren garlarının neden bir otobüs garından veya hava alanından daha romantik bir yer olduğunu araştıracağım. Daha doğrusu neden olabileceği konu hakkında fikirlerimi ortaya atacağım. Dileyen bu konuda fikirlerini benimle paylaşabilir,  benimkileri çürütebilir veya onarabilir. Bu konuda okurlarımı özgür kılıyorum. Öncelikle romantik olmasının ‘tarihi’ ile bir iniltisi var mı ona göz atalım. Muhtemelen sizler, kesinlikle, diyeceksiniz. En eski ulaşım aracı trenlerdir. Ve trenler ne savaşlarda kocalarını götüren kadınların gözyaşına baktı, ne de çocukların. Hepsi bir buruk veda ile ayrıldılar o garda. Ve o garda tekrar buluşmak için sözleştiler. Evet, mümkün gibi duruyor. Evet, tarihi olan yerler, olmayanlara göre daha romantik alanlardır diyebiliriz. Tabi az önceki söylemi çürütemezsek. Romantizmin ‘tarih’ gibi geniş bir kavramın içinde bulunmasını çok güç buluyorum. Ve bizim sevgili türk halkı da, taktir edersiniz ki, bir olgunun tek bir olgudan kaynaklandığını düşünür. Bu tamamıyla türk aydınlarının yaptığı yanlışlardan bir tanesidir. Bana kalırsa birçok olgu, bir olguyu oluşturmaya, geliştirmeye ve hatta yok etmeye yarayan etkenlerdir. Ve başta söylediğimiz tarih unsuru da, romantizmi oluşturan bir unsurdur. Dediğim gibi, savaşlarda ayrılan karı ve kocalar birbirine hasretler baktılar ve yollarına devam ettiler. İçlerinde kavuşma ümidi sonsuzdu, muhakkak. Ve şöyle düşünürsek, orada o adamı uğurlayan komutanı olsaydı, o romantizm yine olur muydu? Mekan ne kadar eski olursa olsun komutanın yönlendirmesiyle giden bir asker, orada romantizmi hissedemezdi kuşkusuz. O zaman romantizmin oluşabilmesi için, bir kadın veya bir erkek olmalıdır diyebilir miyiz? Sanırım ona da cevabım ret. Doğru cevap, iki kişinin birbirine aşık olması gerektiğidir. Diğer bir etken olarak da bunu söyleyebiliriz. Peki, otogarlarda veya hava alanlarında da birbirini yolculayan ve birbirlerine aşık olan insanlar vardır, diyebilirsiniz. Ki bunu söylemeniz çok zekice olurdu. Ki zannımca, burada da tarih faktörü önem kazanmaktadır. Tarih faktörü tren yolculuğunda önemliyken, hava yolculuğunda önemsiz ve basit duruyor. Çünkü hava yolları güncel teknoloji zamanını belirttiği için tarihi görünmesi düşülemez bile. Aksine modern ve zamanını yansıtmalı. Hatta bazı hava yolları için, zamanın ötesini bile yansıttıklarını söyleyebiliriz. 
Günümüz koşullarında, özellikle Türkiye gibi gelişmeye gayret gösteren ülkelerdeki gibi, tren yolculuğunun yavaş ve zahmetli olduğunu bilmek, insanlarının bu yolculuğu pek de tercih etmeyeceklerini göstermelidir. Ama aksine halkımızın bir çoğu tren seyahatleri sevmektedir. Çok zamanını alacağını bile bile, trenine biner ve yolculuğunu yapar. Acaba romantizme duyulan açlık olabilir mi cevabı. Tabiî ki saçma, olamaz. Böyle dediğinizi duyar gibiyim. Varın diyin. Tabi bu öne attığım son düşünceyi bozacak birkaç etken de vardır muhakkak. Mesela, trafiğe yakalanmamak için tren kullanıyor da olabilirsiniz. Bu değişkenlerin hepsi olası.


Konuyu daha derin ve ince işlemek eminim ki sizi sıkacaktır. Bu yüzden, bu yazıma burada son veriyorum. Başka bir gün, görüşmek umuduyla.

7 Aralık 2011 Çarşamba

Şappur Şuppur

    Sizi siz yapan şeyleri seviyorum ama sizi sevmiyorum dedim ve güldüm kendi kendime. Sonra saate baktım 3'ü çoktan geçmişti, hemen üzerime birşeyler giyip dışarı çıkmaya hazırlandım. Derken zil çaldı, gelen barmendi. Ne yapiyorsun dedim barmen, aklın başında mı?



6 Aralık 2011 Salı

Rastgele yazılmış harfler (sonsuz maymun)

Yeniden...döndüm tekrar...aynı durumda, aynı esnada ve aynı şarkıdayım...Hiç bir değişiklik yok ortada zamandan başka...Parmaklarım daha büyük, boyum daha uzun sadece...Zaman değişti üstadım fakat gel ve gör, biz ne çare değişemedik. Değişemedik, değiştik desekte değişemedik azizim. Ne yaptığım yeni birşey, ne var ettiğim yeni yetme fikirler, ne ideallerim kaldı, ne saygınlığım...ne sevgim kaldı ne sevdiğim...sevdiğimin sevgisi, hiç birşey...
Yok etmek...Yok etmek, kudretli bir şey olsa gerek...Öyle sanılıyor, öyle düşünülesi bir kavram...Ama bu yarı tanrılık, bu defolu güç; hep yarım yaptırıyor sana, herşeyi. Bir yere kadar, belli bir adım atınyaca dek...Sonrası; sonrası ne biliyor musun? Tekrar eski hale getirme isteği...Simsiyah bir pişmanlık...Ve düzeltmek istemen, fakat yatememen...Yetecek güce ulaşamaman. Ve hiç bir zaman ulaşamayacağın. Sonsuz olan, sana sınırlı güç vermeseydi nasıl anlardın sonsuzluğu? Nasıl giderdin peşinden veya neden gitmek isteyesin ardından.

Sonunda tuz bastım gönül yarama...

Zorla uğraşsan bile olmayacak şeyler başına geliyorsa, hayatını zindana çeviriyorsa...Vazgeçmenin zamanı mıdır, ha dostum? Daha kavrayamadığım olaylar şu an beynime yavaş yavaş nüfuz ediyor ve dengem bozulmak üzere...Ölmek üzere olduğumdan mıdır nedir, gözüm kararıyor ve her karardığında, bir gözün daha karardığını görüyorum. Ve diyorum ki; keşke kör olsam da göremesem o gözleri...Kendi gözümdeki karanlık neyse de, o gözlerin kararması 'ah'  Zeki, öyle acıtıyor ki canımı...Tarif edilemiyor işte...


Sonunda... sonunda diye başladım ya cümleye...Öyle ürperttiki beni...Sahiden de son mu diye sordum kendime..Ve üzüldüm. Ama değeri yok. Çünki benden daha çok üzülen birisi var ve eğer bu son onun için daha iyiyse, artık duymak istemiyorsa yalanlarımı, en iyisi bu artık onun için. Ve nasıl, ne hissettiğini biliyorum. ama nasıl? nasıl olabilir? Hala seviyor seni... Gözyaşları akıyormudur acaba 

2 Aralık 2011 Cuma

Dayak yiyen okumuş adam

Bugün yazasım yok diye yazıyorum. Aslında bir zorlama yazısı olacak biraz. Ve kendimi sıkmam, kusmam ve püskürtmem lazım ki, o zaman yazımın anlamı gelsin. Sözcüklerin önünü tutmuyorum, öyle bir haldeki önce yazıyorum sonra düşünüyorum kelimeleri. Kelimeler benden bir adım önde ve ben arkalarındayım. Ama silmeyeceğim bu kez onları, düşünmeden yazacağım. Daha doğrusu geç düşüneceğim ve doyasıya saçmalayacağım.

Midem ağrıyor ve başım sızlamıyor. Bu garip uyumsuzluk içinde, kendimi bir bulanık deniz gibi, sisli bir hava gibi hissediyor aniden çıkacak bir rüzgarı bekliyorum. Dağıtası ve alıp gidesi vardır diye düşünüyorum tüm belirsizliği. Aslında çok saçma, hiç rüzgar mide bulantısını giderir mi ? Ama baş ağrısı getirir. Benim uyumluluğumda bu şekilde olacak, ağrıyan mideme çare bulacağıma, derdime dert katarak durumu olağan hale getireceğim.
Neyse, anlatmak istediğimi anlatmak istiyorum ama kelimeler oluşmadan önce kodladığım düşünceleri sözcüklere dökemiyor, kifayetlendiremiyorum. Bu saçma ve benim sade sorunum. Ve bunu aşmak için günden güne çalışıyorum ama yerimden saydığıma eminim. Benim ilerleyişimin bu evden, her şeyin tam zamanında tam yerinde yapıldığı düzenli evden gerçekleşmeyeceğine o kadar inandırdım ki  kendimi, bunun aksinin olma ihtimalini bile düşünemiyorum. Aslında bu cümleyi söylerken o ihtimali düşündüm ama kısa ve aptalcaydı. O yüzden artık kapattım kendimi. Yine neyse, benim sıkıcı ve anlamsız sohbetimi sürdürmek istemediğinizi biliyorum. Sadece kulağınızın boş kaldığı bir anda size fısıldıyor gibi, sizi sessizlikten bir kaç dakika kurtarıyor olarak görün beni. Ya da görmeyin. Ama görmenizi isterdim. Ya da umrumda değil. Belki birazcık...

Şimdi dinleyin;
Konuşmanın zor olduğu bir anda, karşınıza çıkan en soysuz en yaramaz en kendini bilmez insanın yüzüne bakın ve ondan hoşlanmadığınızı ve onu hiç bir zaman sevmediğinizi söyleyin. Ve aşağılayın kendisini, yerin dibine sokun ve utandırın. Sizin yıllardır hor gördüğünüz fakat kendisini çok saygın zanneden ve toplumda da öyle sanılan zatlara hadlerirni bildirmekten korkmayın. Sizin zekanıza bile ulaşmasının mümkün olmayacağı bu insanın sizin karşınıza geçip beylik taslamasına izin vermeyin. Ki bu imkansızdır, çünkü siz okuyan hemşerilerim, bu sözlerden sonra muhtemelen dayak yiyecek ve asıl rezil olan siz olacaksınız. O yüzden okumanın belki hiç bir yararı olmayacaktır. Eğer dünyada sizden başka okumuş insan olmasaydı, yine saygı görmez ve aşağılanırdınız. Çünkü aşağılanmak tam da okumuş insanlara göre bir şeydir. Diğerleri gibi kara cahil mahlukatların sizden fazla bildiğini idda etmediği tek bir an bile yoktur ve bu yüzden aşağılanırdınız. O sebeple başta demiş olduğum söylemin aksini idda ediyorum şimdi de, dinlemeyin beni.