Sayfalar

Follow by Email

24 Haziran 2011 Cuma

Yaşlı kadınının adı Feride idi

Yaşlı kadının adı, Feride idi. Yıllar önce annesinin köylerine gelen zengin kadınların kendi arasında sohbet ederlerken duyduğu ve beğenip koyduğu bir isimdi. Annesi bir romandan da bahsetmişti ama kimin yazdığı hakkında hiç bir fikri yoktu. Feride adında yaşlı bir kadın ve mavi gözlü. Gülse çok tatlı olabilecekken gülemiyordu. Belki kendi de bunu istiyordu fakat Edirne'nin soğuğu, dışarda mısır satmaya çalışan bir insanın yüzünü güldüremiyordu...

torunların en küçüğünün adı ayşegül 4 yaşında. pek neşeli ve güleç bir yüzü vardı, gözleri maviydi. Ailede o ve yaşlı kadından başka gözleri mavi olan birisi yoktu. Ayşegül konuşmayı henüz tam beceremeyecek yaştaydı. Ama yine de derdini anlatabileceği çok yön vardı. Dünyayı tanımaya çalışan her çocuk gibi çok soru sorardı ve ananesi mümkün olduğunca ve bildiği kadarıyla cevaplamaya çalışırdı. Annem nerde diye soracak oldu birgün, Göklerde diyiverdi düşünmeksizin. Hiç gelmeyecek mi diye sorduğunda ise, 'Elbette ki gelecek' diye yanıtlardı. Çocuk da bu yalana inanır ve bir gün annesine kavuşacağı günün hayalini kurmaya başlardı..

12 Haziran 2011 Pazar

Survivor'da Eleme Heyecanı

Hikayede anlatılmayan olgular vardır bazen. Mesela bir kitap okurken, size şaşırtıcı gelen bir detayın peşinden gitmek istersiniz. Fakat yazar sizinle aynı düşüncede olmadığından o noktaya pek değinmez. Onun için, belki de önemsiz bir anıdır. Böyle anlar geldiğinde, hemen hayal kurmaya başlarım ve o kurduğum hayalin kitapta olmasını isterim. Bazen kendimi fazla kaptırırım, dakikalar boyunca o küçük ayrıntıdan bir dünya yaratırım. Ve bu benim için harikulade eğlencelidir...

Ben küçük bir çocukken, bir hayal kurmadan uyuyamazdım. O hayalin beni uyuması gerekirdi. Ve Allah'a dua ederdim; "Lütfen büyüyünce benden hayallerimi alma ve rahatça uyuyabileyim." O zamanlar gözlemlediğim yaşlıların hayal kurmadığıydı. Öyle olmak en büyük korkumdu. Ve gerçekçi olamamamdaki en büyük etken de, o gün ettiğim duaydı. Öyle olmasını istemeseydim, öyle olmayacaktı. Allah'tan dilediğim o şeye gerçekten inanmasaydım, bu etki gerçekleşmeyecekti.
Belki o kadar değil, yatağımın kıyısında köpekbalıklarının gezindiklerini sanmıyorum artık.

Neyse hikaye zamanı, dünyanın en kısa aşk hikayesidir bu.
Dünyada en çok sevdiği şarkı bir dakikacık süren bir adam varmış. Defalarca dinlediği bu şarkıdan defalarca zevk alırmış. Ama şarkının bu kadar kısa bitmemesi gerektiğini düşünürmüş. Dışarı çıkmış ve bir mekanda şarkının sonuna yetişmiş. Başka bir mekana gitmiş şarkının son sözünü anca duyabilmiş. Bir bara gitmiş, şarkıyı söyleyen adam şarkının şeklini tamamen değiştirmiş ve şarkıyı dinlemek işkence haline dönüşmüş. Artık hiç kimseden, hiç bir şekilde şarkıyı dinleyemez olmuş. Şarkının sahibi ve yorumcusu da hayata gözlerini yumunca dünyası başına yıkılmış. Kah ağlamış dör duvarda bağırmış, sesini şarkının sesine benzetmeye çalışmış kah sokağa düşmüş sesi kim benziyorsa yanına gitmiş, dilenmiş... Söyle diye fısıldar olmuş insanların kulaklarına, yeter ki benzesin sesin, herşeyim senin. Yeter ki, benzesin sesin. Bir kez daha duyayım, bir kez daha işiteyim. Ve sonra öleyim. Öleyim şarkı kulaklarımda. O tını ile kapayayım gözlerimi ve o şarkının hiç durmadığı cennetime kavuşayım... Ve başı eğilmiş ve gözleri yavaş yavaş kapanmaya başlamış.

Bitti...
Not: Bir şarkıyla adamın platonik aşkını anlatmaya çalıştım. Şarkı karşılık veremiyor haliyle.
Not2: Entry ile başlık uyumsuz. Entry silinme sebebi, sözlük moderetörlerine buradan lanetlerimi yolluyorum.

8 Haziran 2011 Çarşamba

Kızıl Saçlı Sarışın



Bu şarkıyı biliyordum ama sözlerinden adını sanını çıkarabileceğimi hiç tahmin etmiyordum. Şimdi tepe tepe dinleyebilirim ve önerebilirim. Dinleyin ve zevkine varın. Bazı yerleri saçmalık gelebilir ama genel itibarıyla beğeniyorsun.

7 Haziran 2011 Salı

Bu gece malibu içtim benimle öpüşür müsün?

Bir gün üç arkadaş, küçük bir şehirde oraya göre ünlü olan bir bara giderler. Arkadaşlardan biri, Mariacci (Bira gibim bişey), diğeri Malibu, diğeri de Bacardi sipariş eder. Ve içkilerini içmeye sohbetlerini etmeye başlarlar. Tabiki her yudumda, ortamında klaslığıyla kendilerini lord zannederler. Mariacci içen kendini Meksika'da sanar. Malibu içen, kendini bir kumsalda hisseder. Bacardi içen de kendisini dünyanın en zengin insanı gibi görür. Ve karşılarına 3 kız çıkar. Mariacci içen hemen birinin yanına salına salına gider ve şu sözü söyler;
Bu gece Mariacci içtim benimle çıkar mısın?

Ardından Malibu içen diğer kızın yanına gider ve sorar;
Bu gece Malibu içtim benimle öpüşür müsün?

Ve sonra Bacardi içen diğer kızın yanına gider ve şunu fısıldar;
Bu gece Bacardi içtim benimle sevişir misin?

Yok, yok bu bir fıkra değil. Tam sonunda saçma bir gülme isteği belirdi, farkındayım. Ama belirteyim ki kimse eli boş dönmedi.
Son arkadaş o geceyi o kızla birlikte geçirdi. Ortanca arkadaş gün boyu diğer kızla öpüştü.
Ve diğeri de mutlu bir birlikteliğe merhaba dedi. Duyduğuma göre Birol'la Ayten hala çıkıyorlarmış...

Cumhurbaşkanlığı'ndan şok cevap!

Bugün yazımı bir haber niteliğinde yazmaya karar verdim. Göründüğü üzere merak uyandırıcı bir başlık açtım... İçine de başlıkla alakalı olmayan bir yazı giriyorum. Ve haberin sonuna da Hülya Avşar'ın sexi pozları için tıklayın yazısını paylaşacağım... that is the journalism...

Dokundurmamızdan sonra asıl geçmemiz gereken boş zırvalıklara başlayabiliriz. Onlardan birisi de blog'umda meydana gelen ve birbiriyle harikulade çelişen bir durumdur. O da şudur ki, istatistiklerimde bugüne dek 3000 küsür kişi tarafından tıklanmışım fakat beni takip eden tek bir arkadaş var. Lan o da eklemezdi, ben msn'den link attım. Bu ne yaman çelişkidir be Tanrım. Kudretine sığınıyorum.

Tekrar başlıktaki konuya gelirsek. O başlığı gerçekten ben girdim...Bir haber sitesine yazdıydım sanırım. Haber gibi bir şeydi, ben de bir şeye benzetemiyordum aslında. Velhasıl eğer başlığı uncle google'a yazarsın belki benim sol ayağımı (my left foot) görebilirsiniz. (şaka)

O değil de tırstım la, Cumhurbaşkanlığı'ndan ani bir telefon ile uyandırılmiyim. Sabah sabah hiç çekemem.

"Bu ülkenin Zencisi değilsiniz." Bu söz ilginç olmuş. Devlet Bahçeli'ye şaşırmaya şaşıyorum. Sanırım başka bir başlıkta bu konuya zırvalasam daha iyi olacak.

Şimdi hikaye zamanı;
biraz kısa olsun...
Bu hikayede 15,16 yaşlarında bir erkek çocuğu varmış. Bir gün babasıyla televizyonda haberleri izlerken babası birden konuşmaya, yorum yapmaya başlamış. Bir torbaya oylarını satıyorlar, bir erzağa kişiliklerini satıyorlar. Böyle tabiki de memleket ilerleyemez. Ve saplandığımız çukurda kala kalırız, demiş.

Gel zaman git zaman maddi durumu iyi olmayan bu ailenin kapısını erzakçı ve kömürcüler çalmış.
Ve içeride bir tek bu oğlan çocuk varmış. Anneyi sormuşlar, evde yok. Babayı sormuşlar, evde yok.
Ee erzak getirdik, al demişler. Almam demiş...Neden demişler? Ben şerefimi erzağa satmam demiş... Peki demiş, gitmişler.

Sonra baba çıkagelmiş. Ve çocuk gururla; Baba erzakçılar geldi ama ben onları def ettim. Şerefimizi satmadım...

Baba, öfkelenerek bir tokat patlatmış oğluna. Çok sert olmasa da önemli bir tokat ve bir çocuğun hata yaptığını öğrenmesi için büyük bir fırsat belkide.

"Bana sormadan nasıl def edersin" sözü artık çocuğun aklına kazınmıştır.


Gerçek hikaye