Sayfalar

Follow by Email

30 Mart 2012 Cuma

Jack Daniels'ın dayanılmaz ağırlığı

Harika bir şarkı var kulağımda ve yavaş yavaş yükselen sesi. İçki bardağıma hafiften bir dokunuşla soğukluğunu hissederken bir yandan da geçmişe ve bugüne şöyle bir baktım.Tüm hikayemi gözlerimin önüne getirdim. Çocukça yaptığım onca şeyi ve dahası. Cesaretime saygı duyduğum pek çok anı buldum kendime. Evet cesurca sayılabilecek bir çok olayda yer aldım ama yine kendimi bir korkak olarak adlediyorum. Nedendir bilinmez ama, henüz yeni tanıştığım bir insanın bile, benim için ilk izlenimi korkak olduğummuş gibi gelir. İnsanların beni korkak sanmalarından bile çok korkar hale geldim. Belki de bu yüzden cesurca sayılabilecek olaylardan kaçmıyorum. Ve bu da beni bazen cesur gösterebiliyor. Bununla korkaklığımı bir süre daha geçiştirebiliyorum.

Korkaklık ve cesurluk iç içe geçmiş birer ip gibidir gözümde. Korkaklığın en güzel tarafı sizi hayatta tutmasıdır. Sarhoş ve karısını ulu orta döven bir adamı kaç kişimiz durdurabilir. Ben şahsım adına durduramam çünkü korkarım. Adamın ne yapabileceğini bilemem, belki de yapabileceklerini tahmin ederim. Bu beni korkutur. Ben ve siz dünyanın nasıl işlemesi gerektiğini söyleyen bir avuç salaktan ibaretiz. Yaptığımız ve yapabileceğimiz tek şey budur. Ben size söylerim, siz dinlemezsiniz çünkü siz de benim gibisiniz, korkaksınız. Şu açıdan bakarsak da, herkesin korkak olduğu bir dünyada korkaklık aslında korkaklık değil, normal bir davranıştır.

Neyse, bu yazım da saçma sapan olsun. Başlıkla uyumlu olsun diye, tek bir konu üzerinde yazacak değilim. Bir duble jack'in beni hemen etkileyebileceğine inanmazdım. Demek ki sarhoş olmaya niyetim varmış. Bu şişe bitince üzüleceğime eminim, belki de ağlayacağım. Ben değil miyim akasya durağında bile ağlayacak bir şey bulan, bunda da ağlayacak bir şey bulurum. Yine diyorum işin özü, istemek. İsteyin, eğer yapabiliyorsanız yaparsınız. Yapamıyorsanız zaten istemezseniz. Hayatınızda hiç bir öneme sahip olmayan bir kişinin size hayat dersi vermesi ne kadar saçma ise, benim yaptığım da o kadar saçma. O yüzden kusuruma bakmayın. Beni sevmediğiniz, bana saygı duymadığınız için sizlerden özür diliyorum.

29 Mart 2012 Perşembe

Terminatörsüz bir yaşam düşünülemez

Bu gece tahmin edebileceğiniz gibi Terminatör adlı filmi izledim. Daha önce izlemedin mi diye soracak olursanız, evet izledim. Ama nedense bugünlerde içimdeki ses, şöyle yokedici filmleri tekrar hatırla diye beni dürtüyor. Ve benimde aklıma ilk gelen Arnold Swayzsomething'in efsaneleştirdiği Terminatör serisi oldu. Ama seriden yalnızca ikinci filmi izledim az önce, hani şu akışkan kötücül bir terminatör varya, o bölüm. İyidi, güzeldi.

Sonunda Arnold'un kendini imha sahnesi ayrı bir duygusaldı. Tutamadım kendimi, bir iki damla saldım.

Neyse abiler, ablalar, bacılar, kardaşlar; sizinde gece gece aksiyon gazınız geldiyse açın bu filmi izleyin. İçinde aşk var, nefret var, sex var bazı bazı, var oğlu var, izleyin işte...

kendime not: bak kitleyi sex'ten yakalayacağım.

9 Mart 2012 Cuma

Bazen saçmalarım


Bazen saçmalarım. Bazen odamdan bir içeri, bir dışarı çıkar, sonra tekrar içeri girer kapıyı açar, sonra girmekten vazgeçer tekrar dışarı çıkarım. Dışarı çıkarken içerde olmanın keyfini düşünür evimi özlerim. Bunun üzücü bir yanı yok elbette, aslına bakarsan eğlenceli bile sayılabilir. Sadece bunları yaparken yapmak zorunda olduğunu hissetme yeter. Ki hissetmekte beyin fonksiyonun yönetebileceği bir şey olmadığından, neyse gereksiz bir sohbet oldu…

Bazen bir resmin karşısına geçer “ne anlıyorum bundan” diye kendime sorarım, cevaplarım. Ardından yanımdakine “ne anladın bundan” diye sorarım. Yanıtını beğenirsem onunkini kendiminmiş gibi başkalarına anlatırım. Kulağa çok sahtekarca geliyor, ki öyle. Ustalaşmadığım bir konu. Örneğin, yazı yazabildiğim andan beri yazı yazıyorsam eğer bu işte ustalaşmamam gibi bir düşünce söz konusu bile olamaz ve edebiyatla ilgisizliğimin mümkün olacağı bir dünyayı da varsaymıyorum. Aklıma geldi, ilkokul sıralarında bizlere verilen kompozisyon ödevi dayatmalarında hep kolaya kaçar ve genelde cümlelerime “ben” öznesiyle başlardım. “Ben” olmasa bile ‘b’ harfiyle başlarım. Bu geleneğimi de hala sürdürdüğümde hiç şüphesiz yazısın başından da anlaşılıyor olacaktır. Gerçekten nefret ettiğim kompozisyon ödevlerimi hatırladım şimdi, ah ah… Son anda öğrendiğim ödevi alelacele yazar sonra da derste sesli bir şekilde okurdum. Saptadığım imla hatalarını okurken düzeltir, hocamın beğenmeyip “Bu yaştaki çocuk ne kadar iyi bir kompozisyon yazabilir ki?” bakışını sezinledikten sonra yerime oturur, bana verecek olduğu ortalama puanımı beklerdim. Ne günlerdi ve ne günlerde kaldı.

Hayatımı yavaş yavaş açma gayretinde bulunuyorum. Yazıyı çok düzgün yazmaya çalışsam da ve her ne kadar düzgün de olsalar eğer içindekiler ilgi çekici değilse, beş para etmezler. O yüzden diyorum ki, siz bu yazı hakkında ne düşünüyorsunuz ?